AŞK ÜZERİNE
‘ ın questo mondo, il quodro non e tondo ’
** Don Giovanni**
AŞK BİRLİĞE ATILIM,
AŞK BİRLEŞME ARZUSU,
AŞK BİR SEÇİM,
AŞK MUTLULUK,
AŞK ISTIRAPLA KIVRANMAK,
AŞK MUTLAK TUTKU,
AŞK ACI ÇEKMEK,
AŞK YAŞAM SEVİNCİ,
AŞK İÇTEN GELEN ATEŞ,
AŞK VAR OLMANIN ANLAMI,
Aşk insanlık tarihiyle yaşıt bir kavram. Tarih boyunca yazarlardan filozoflara kimler aşk üzerine bir şey söylememiş ki? Aristoteles, Sophokles, Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kierkegaard, Schopenhauer, Nietsche, Freud, Stendhal, Racine, Rousseau, Proust, Hugo, Balzac, Moliere… gibi bu liste uzayıp gider. Farklı yüzyıllardan olan bütün bu güçlü sesler peki aşkı kalemlerinden nasıl aktarmışlar bizlere?
Aristoteles: Dostluk ve iyilikseverlik.
Sophokles: Aşk, karşı konulmaz efendi.
Platon: Aşk, bir birlik arayışı.
Descartes: Bile isteye birleşmek.
Rousseau: Sensiz var olabilecek mi ruhum?
Balzac: Karşı konulmaz bir itki.
Sevmek seçmektir her şeyden önce. Sevdiğini, başkalarından ayrı tutmak, benzersiz kılmaktır. Onca insan arasında tek bir kişi, tek bir yüz, tek bir ad… Sevilen kişinin eşi benzeri yoktur, herhangi biriyle karşılaştırılması olanaksızdır ve herhangi birinin özel bir yanı yoktur çünkü. O güzelim ‘tercih’ sözcüğü (tercihli duygulanımın seçimi) Platoncu ve Aristotelesçi bir gerçeği vurgular. Platon, “sevmek, bir şeyi bütünlüğü içinde sevmektir, nesnenin cazibesi bütünün bir parçasıdır yalnızca” diyor. Dolayısıyla sevmek, birinde şunu sevip bundan nefret etmek değil, bütün içinde şefkatle dolup taşmaktır.
Aşk: ilk başta bir parıltı, göz kamaştıran bir ışıltıdır. Mucize, büyülenme, hayranlığa varan bir şaşkınlık, umulmadık bir karşılaşma, yitirilen bir şeye, sağlığa kavuşmanın sonsuz mutluluğu kadar coşku verici bir neşedir aşk. “Yakalanan zaman”dır diyor Proust aşk için.
“Sevmek, sevilen kişiyi görmekten, ona dokunmaktan, onu bütün duyularıyla hissetmekten haz almaktır” (Stendhal). Freud ve Schiller; “aşk, nesnesini her şeyin karşısında ve her şeye karşı korumuyor, yaşamasına destek olmuyorsa; kötülüklere karşın sevdiğini aşkını korumak, kurtarmak, yüceltmek ve ‘yaşamın sertliğine’ karşı onu şefkatiyle sarıp sarmalamak için elinden geleni yapmıyorsa o zaman O ‘bir hiçtir’ diyorlar. (Eğer karşımızdaki kişi için bunları hissediyor ve yapmak istiyorsak işte bu gerçek bir aşktır bence. Karşınızdaki kişi için bir şeyler yapmak adına içinizde bir şeyler kıpırdamıyorsa boşverin gitsin.) Aziz Pavlus’a kulak verecek olursak o da şöyle diyor: “Hepimiz aldanabilecekken ve hepimiz hatalarımızdan dolayı kınanıp ayıplanmayı hak ediyorken, bir tek aşk, her birimize hak etmesek de verilen o olağanüstü, o anlaşılmaz ve gökten inme bağışı, bağışlamayı sunabilir. Gerisi ‘ses çıkaran bir bakır yahut öten bir zildir.”
“Aşk, ruhun bir heyecanıdır (…), kendisi için uygun görünen nesnelerle bile isteye birleşme isteğidir” (Descartes, Ruhun Tutkuları). Kendisi için iyi olanı arayan âşık, sevgilisine sunmak niyetindedir onu. İyilikseverlik: Sözcüğün en güçlü anlamı ile sevmek, ‘hakkını vererek’sevmektir, sevilen kişinin iyiliğini istemektir. Spinoza aşkı; “bir dış neden fikrinin eşlik ettiği neşe” diye tanımlar. Neşe ise ‘tini daha büyük bir kusursuzluğa geçiren tutku’olarak tanımlanmıştır. Daha fazla güç kazandığımızda harekete geçeriz. Sevmek tam anlamıyla harekete geçmek, güçte aşırılığa ulaşmaktır. Derinlikliyse eğer, güçlü ve gerçekse aşk o zaman yaratıcı benzersizliği ölçüsünde bir dil yaratır kendine, sanatçılığa soyunur, dilin ve anlatım biçimlerinin, yazınsal çözümlemelerin (sinema, resim ve heykelle gösterimler) sonsuz güzelliklerinden yararlanır. Rousseau, Stendhal, Kierkegaard, Nietzsche ve Proust’un anımsattıkları gibi, o yeri dolmaz aşk sanatını, fiziksel ve ruhsal titreşimleri, Monteverdi’den, Beethoven, Brahms ve Çaykovski’den her gün duyulan Liedler’e ve Chansonlar’a kadar müziğin büyülerini de unutmayalım. Allegro appassionato. ‘Müzik aşkı besler’ (Shaskespeare, Onikinci Gece)
Proust’a göre sevmek, aynı zamanda belki de daha çok acı çekmektir, acılara (kuşkular, düş kırıklıkları, kıskançlıklar, kaygılar…) açık hale gelmektir. Daha önce, ya da başka durumlarda ve koşullarda ne uyanmış ne de böylesine yoğunlaşmış bir duyarlığa erişmiştir kişi. Bu duyarlığı Proust ‘kalp dediğimiz şu küçük organa mal eder; onun yüzünden bedenimiz (kalbimiz?) karşı koysa da ‘belirli bir kişinin hayatına ilişkin her şeye karşı son derece ‘duyarlı’ oluruz. Kalbimizin bu ‘etkilenebilirliği’, söylemek gerekirse aşkın taaa kendisidir. Ne kadar kırılgan olursa olsun, kalbimiz derinden sarsar bizi, ‘kararsız bir denge’ye oturtur, acı çektirir, bir ‘iç fırtına’ koparır; aklın uyarılarına karşı bütünüyle duyarsızlaştırır bizi. Vücudumuz sadece kollar, bacaklar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek çok kolay olurdu. Ne yazık ki içimizde kalp dediğimiz o küçük organı da barındırırız, kalbimiz belirli bir kişinin hayatına ilişkin her şeye duyarlıdır; örneğin o kişinin bir yalanı dayanılmaz krizler yaşatır bize. Zihnimiz bu krizler arasında durmaksızın mantık yürütse de, tıpkı bir diş ağrısı karşısında düşüncenin çaresiz kalması gibi, hiçbir şeyi değiştiremez. Tek başına kullanıldığında aşk sözcüğü tutku denen şeyi, duyguları, arzuları, bir istenci, özne için yaşamını ve bütün varlığını ortaya koyan davranışları ifade eder. Tutku: Öznenin bütün güçlerini harekete geçiren ölüm kalım meselesidir. “Aşk” diye yazar Stendhal, “benim için her zaman yaşamın en büyük, hatta tek sorunu olmuştur”. Stendhal aşkın doğuşu üstüne ruhta olup bitenleri şöyle sıralıyor.
Hayranlık
Haz: İnsan şöyle der kendine: Ona öpücükler vermek, ondan öpücük almak vb. ne büyük bir haz!
Umut: Aşkta umut filizlenirken, öyle güçlü bir tutku, öyle ateşli bir haz vardır ki, bu durum kendini çarpıcı işaretlerle ele verir.
Aşk doğmuştur: Sevmek, sevdiğimiz nesneye olabildiğince yakın olmak, dokunmak ve bütün duyularla hissetmekten duyulan hazdır.
İlk billurlaştırma başlar: Bu olgu haz duymamızı buyuran ve beynimize kan sıçratan doğadan, hazların sevilen nesnenin kusursuzluklarıyla pekişeceği duygusundan ve ‘o benim’ fikrinden ileri gelir.
Balzac; “aşk öncelikle kendi bilincinde olmayan şiddetli ve ateşli bir kösnüllük olarak doğar; bedenin, fiziksel arzunun, gözlerin ve bütün duyuların sesidir” diyor. Rousseau; hem pragmatik hem de kökensel ve özgün aşkın çözümlemesinde, derin ve tutkulu aşkın temel niteliklerini de aydınlatır. Sonsuza dek birleşme arzusu, olağan işlerin, kazalar ve serüvenlerin ötesine geçen ortak bir yaşam isteği, deyim yerindeyse metafizik bir kökensel yakınlık isteği gerektiren bu duygunun kalıcı niteliğini vurgular.
Aşk, heyecanlar yaşamaktan, bağlanma hissiyle dolmaktan, başkasıyla kaynaşmayı ya da onu içine almayı isteyecek kadar olumlu değerlendirmelerde bulunmaktan ibaret değildir. Duygular, olumlu kanıdan ya da paralayıcı, tapınmacı hayranlıktan (tutku) daha derin bir arzunun göstergeleridir. Aşk budur elbette; ele geçirme ve sahip olma isteğidir (ve aslında sahiplenmenin nesi sahiplenilebilir ki?), ama aynı zamanda süregelen bir verme edimidir, yitip gitmek, bile isteye vermek, aktarmak, kendinden çıkmak ve tuhaf bir çelişkiyle, birleşme yoluyla, başkasına sunulan iyilikte, birlikteki payında kendi iyiliğini bulmaktır (verici aşk). “Dostu için gerçekten iyi olanı ya da öyle görüneni dileyen ve yapan kişiye dost (philos) denir”.(Nikomakhos, Etik) Öyle ki, armağanların, hazların, iyiliklerin ötesinde insanın asıl verdiği kendisidir. Gerçek aşkta egonun unutulduğu da olur kuşkusuz (büyük özveri), ama aşk birleşmesinin parçası ve eşi olarak değil elbette, çünkü birliğin içeriği karşılıklılık ilkesine dayanır.
Diyebilirim ki; libido aşkın çekim alanına tutulduğunda, varoluştaki devinim adeta yeraltında için için kaynayan bir magma sıcaklığına ulaşır, oradan hücrelere işler, doruk noktasına ulaşır ve bir volkan gibi patlar insanın içinde, ta derinlerinde bir yerlerde… Gel dersin gelmez, git dersin gitmez; isteği zaman gelir vuruverir bir Eros oku gibi ansızın ve işte girer aşk kapıdan içeri, apansızın yakalar seni kıskıvrak, kontrol edilemezdir ve kontrol eder, acı verirse ya da acı vermesine izin vermek istemezsen kapıdan kovarsın ama o bacadan yine girer. Aradığında bulamazsın, aramadığında ise yakalanırsın adeta sağanaklarda sırılsıklam olurcasına, cemre gibi düşer kanına; tüm organellerin kavrulur, içten içe pişersin. Katmer katmer artarak nüfuz eder usuna, zihnin çarpılır, mantık devre dışı kalır ve kavak yelleri eser bilişinde.
Aşk gökkuşağının tangosuna benzer
Tangoya benzer çünkü bir ritmi vardır onun. Bazen bir ileri iki geri, bazen de iki ileri bir geri. Gökkuşağına benzer çünkü ana tayfın tüm renkleri mevcuttur onda. Kâh kan kırmızı güller açtırır yüzünde mevsim kırmızısı meyveler gibi, kâh sarartıp soldurur ayrılığı çağrıştıran sapsarı sonbahar rüzgârı gibi. Kâh morartır boğulurcasına hani nefes alamazmışsın gibi, kâh yeşertir, tomurcuklandırır, filizlendirir, coşturur aşkın mevsimi ilkbahar gibi. Bulutlar önce ahenkli bir nağme ile yere iner, ardından güneşle buluşur. Ahenkli nağme, ahenkli renkle salınım haline girer ve açılır perde; an o andır, başlar rengârenk tango. Bazen tozpembe bulutların üzerine çıkarsın, uçurur seni; bazen de masmavi gök kubbe ile bereketli toprak ananın arasında, altın rengi rüzgâr kanatlandırır ruhunu; şahlanmış dörtnala bir kısrak gibi. Hayatı anlamlı kılandır aşk. İçten gelen bir ateştir. Varoluşun gizi şifrelidir onda.
Tarihin efsane aşklarından Nil’in Kraliçesi Cleopatra ve Roma’nın büyük imparatoru Jül Sezar’ın (Gaius Iulius Caesar) diyaloglarında geçen bu sözlerin AŞK’I özetler nitelikte olduğunu düşünüyorum:
… Sesin bir içki gibi başımı döndürüyor, ey kalbimin mercan köşkü! Ölümsüzlük saatimiz geldi.
… Beni kollarına aldığında kalbim duruyor, ey vücudumun efendisi! Ah ne aradığımızın farkında mısın? Ölümsüzlük saatimiz ne kadar da güzel! (British Museum papirüsü)
Uzm. Psikolog N. Dilek Yılmaz

Türkçe
