Bir düşünce ekersin, bir eylem biçersin; bir eylem ekersin, alışkanlık biçersin; bir alışkanlık ekersin, karakter biçersin; bir karakter ekersin, kaderini biçersin’ Robin SHARMA
Robin Sharma’ nın ‘Bir düşünce ekersin, bir eylem biçersin; bir eylem ekersin, alışkanlık biçersin; bir alışkanlık ekersin, karakter biçersin; bir karakter ekersin, kaderini biçersin’ söylemi popüler psikiyatrinin bu sayısında tam da sizlere aktarabilmeyi arzuladığım duygu ve düşüncelerime tercüman olan bir özet niteliğinde adeta…
Sergilediğimiz bazı davranış ‘KALIPLARIMIZ’ aslında temelleri yaşamımızın ilk evrelerinde atılmaya başlanmış olan kendimize özgü ‘ALIŞKANLIKLARIMIZDIR’ Bu alışkanlıklar; çocukluğumuzda içselleştirdiğimiz bir rol model kalıbının bizlerdeki izdüşümleridir.
Bu izdüşümler yaşamımızdaki bizim için anlamlı olan otorite figürlerinin algılanma kayıtlarıdır. Tüm bu kayıtlar bizim için önemli kimselerin duygu, düşünce ve davranışlarının tarafımızdan kopya edilerek saklanmasıyla oluşur.
Bizler otorite figürlerimiz(ebeveynlerimiz) ile ilişki kurarken kendimize özgü orijinal kararlar alır ve bugün otorite figürü olarak gördüğümüz kimselerle ilişki kurarken de genellikle bu mekanizmaları tekrar tekrar kullanırız.
Hatta bu tekrarlar süreklilik arz eden bir yinelenme halinde olduğundan bir süre sonra tamamen otomatikleşirler. Kalıplar oluşturma eğilimimiz hayati bir öneme sahiptir.
Çocukken kalıpları gözlemleyerek dünyayı anlamayı öğrendik. Anne babalarımızın programlarına ve kendi iç ritimlerimize uyarak açlık ve doyurulma, gece ve gündüz, uyanma ve uyuma kalıplarını deneyimledik.
Anne babalarımızın çıkardıkları seslerdeki kalıpları tanıyarak ses ve anlamın karışık ilişkisini öğrendik. Tekrarlanan kalıplara bağlı olarak büyüdük ve onları tekrar etmeyi öğrendik.
Dilsel gelişimimiz, motor gelişimimiz, zihinsel gelişimimiz, duyusal gelişimimiz hep bu yinelenen kalıplarla tekrar tekrar kodlandı hücresel hafızalarımıza.
Hemen hemen on yaşlarımıza geldiğimizde de kalıpların gücü artık hayatımızın bir parçası ve ısrarlı yaşayıcıları haline gelmeye yüz tuttu.
Günlük hayatımızın gidişi içinde geliştirdiğimiz yemek yemeden önce ellerimizi yıkamak gibi işlevsel kalıplar ya da benzeri alışkanlıklar için tasalanmak gerekmez ama yine de bunları gözlemlemek ilginçtir; çünkü eğer bilinçli olarak, sadece ne olacağını görmek için dahi alışkanlığımız haline dönüştürdüğümüz bir şeyi farklı yaparsak, kendimizi garip ya da uyumsuz hissedebiliriz ki bu da alışkanlıklarımızın üzerimizdeki gücünü oldukça gösterir sanırım.
Bir de işlevsiz, negatif ya da yıkıcı saydığımız kalıplaşmış alışkanlıklarımız vardır ki işte zincirleri kırıp kurtulmak adına üzerinde durmak istediğim konu budur yazının da başlığından anlaşılacağı üzere J
Aslında bizler kendiliğinden davranma gücüne sahibiz, eski şeyleri yeni biçimlerde yapabilir, hayatlarımızı ve davranışlarımızı değiştirebilir ve yeniden planlayıp yapılandırabiliriz.
Ama ‘doğal bir direnç’ bu olanağı sınırlar; bu direnç; çocukken çevremizi öğrenme ve kendimizi ona uyarlama yollarıyla bağlantılı en temel fiziksel ve psikolojik yapılarımıza dayanır.
İşlevsiz kalıplar; çocukluğumuzda maruz kaldığımız her türlü çevresel uyarana karşı o minik, masum zihnimizin bilebildiklerinin sınırlılığıyla ihtiyaçlarımızı karşılamak ve hayatta kalabilmek için en iyi yol olarak bulabildiği tepkileri verme adına oluşur.
Bunlar bizim sansüre uğratmış olduğumuz duygu ve ihtiyaçlarımızdır.
Böylelikle en korktuğumuz hallerden korunmak adına, inceden inceye duvarlarımız örülmeye ve kendimizi korumaya çalıştığımız bir ‘incinme hali’ ne karşı kalkanlarımız oluşmaya başlar.
Oysa yaralanmayalım, incinmeyelim, canımız yanmasın diye korunmak adına oluşturduğumuz tüm bu kalkanlar aslında bizleri korumak şöyle dursun tam tersine gerçeklerden ve gelişme imkânlarından soyutlar çoğunlukla. Eğer hep aynı konularda yara alıyorsak, sorun yaşıyorsak, ayağımız kayıyorsa, çıkışsız kaldığımızı düşünüyorsak ve yanıyorsa canımız bu demek oluyor ki hayatımızda ‘anlamaya, öğrenmeye, değiştirmeye^’ direndiğimiz bir tutum yani bir kalıp var! Acı duygusu ise bu noktada bizim bunu fark edebilmemiz adına müthiş bir uyarı sinyali olma görevini üstleniyor aslına bakarsak. Yani acı çekiyorsak, bir sıkıntımız varsa ve hep aynı ya da benzeri şeylerden şikâyet edip duruyorsak, şöyle bir durup düşünmemizde fayda var.
Hayatımızda sürekli tekrarlanıp duran kalıp ne? Sigarayı, içkiyi, aşırı yemeyi bırakıp bırakıp tekrar başlamak mı? Ya da bir ilişkide bırakmalar sonra başlamalar tekrar bırakmalar mı, ya da saptanan bir hedefe ulaşmayı engelleyen tekrarlamalı başarısızlıklar mı?
Bu örnekler çok çeşitlendirilebilinir ancak burada önemli olan bizi ketleyen, mutsuz, huzursuz kılan bize dair işlevsel olmayan kalıplarımızı belirleyebilmemizdir ki neyin üzerinde çalışabileceğimizi bilebilelim.
Alışkanlık kalıplarımızla ilgili olarak , ‘Bu kez farklı olacak’ ya da ‘ Bunu bir daha yapmayacağım’ demek yeterli gözükmüyor işin aslına bakarsanız. ‘’Her ‘KALIP’ biz FARKLI BİR ŞEY YAPARAK O KALIBI KIRMADIKÇA, zaman içinde kendini yeniden öne sürer. Çocukluk devresinin olayları geçmezler, kendilerini mevsimler gibi tekrar ederler’’ dediği gibi ELENAOR FARJEON’ın.
Bu noktada Isaec Newton’un ‘HAREKET’İN’ üçüncü yasası olan, ‘Bir dış kuvvete maruz kalmadıkça, hareketsiz bir nesne hareketsiz kalmaya eğilimli olur ve hareket halindeki bir nesne de hareket halinde kalmaya eğilimli olur’ u hatırlamak bize kalıplardan kurtulmada eyleme geçmenin gücünü hatırlatıcı bir yasa gibi sanki.
Eylem, ama nasıl bir eylem? Şu ana kadar tekrarladığımız birbirinin benzeri ve yakını olan davranış kalıplarından tamamen farklı bir eylem.
Şunu biliyoruz ki onlar, daha önceleri defalarca kullanılmalarına rağmen bir işe yaramadılar. O halde niye hala onlara tutunuyoruz bile bile.
Çünkü zor geliyor. Şu ana kadar tanıdık bildik olanlar bizi her ne kadar melanet denizinde boğmuş olsalar bile, sırf tanıdık oldukları için güvenilir ve vazgeçilmez geliyorlar bize. Bir nevi bir zihin tutulması halleri içerisinde, can havliyle kendimizi güvende zannıyla garip bir tutsaklığa tutunmaya çalışıyoruz.
Yeni, değişik ve farklı olan sanki bir tuzak bizim için. Lakin RİSK’E girmekle birleşmedikçe vizyon yeterli olamıyor maalesef çoğu zaman.
Fikirler çok bol, kavramlar ve felsefeler zarif ve iyi niyetler etkileyici olabilirler de, yeterli olabilirler mi? ‘Merdivenleri çıkmadıkça, o merdivenlere gözünü dikip bakmak yetmez.’ dediği gibi VANCE HAVNER’IN.
Tüm sözcükleri, kavramları, fikirleri eyleme dönüştürmek enerji gerektirir, özveri gerektirir. Kendinden kuşkunun, uyuşukluğun, kayıtsızlığın ve arzulanmayan mevcut durumun köküne kibrit suyu dökmek, ancak eski tanıdık, bildik gidişatı sürdürmek için bulabileceğimiz bin bir tane iyi nedeni, bahaneyi, mazereti bir kenara koyabilmekle vuku bulur. Yattığımız yerden kalkmamız, yeni bir hayata başlayabilmemiz için biraz çaba, irade ve disiplin gerekiyor. Pek çoğumuz için tüm bu kavramları uygulamaya geçirebilmek ancak duygusal, zihinsel veya fiziksel bir acının hayatımıza musallat olmasıyla mümkün olabiliyor maalesef.
Eylem ve değişikliğin başlangıçta sıkıntı, çaba ve enerji gerektirdiği tamam ama çoğumuz bir şey yapmak için içimizden bir izin çıkmasını bekleriz. Harekete geçirilmeyi bekleriz. Korku başka tarafa bakana, kendinden kuşku ve güvensizlik bir kenara çekilip bize harekete geçme izni verene dek bekleriz. Zihnimiz geçmişten bazı sesleri yankılandırarak bekle bunu yapamazsın diyebilir. Kendini gülünç duruma düşüreceksin!
Sadece incineceksin! Başaramayacaksın! Tüm bu sesler zihnimizden geçebilir. Fakat bu seslerin, harekete geçmemize izin vermeyişini durdurabilmek bizi bambaşka yerlere taşıyabilir.
Oysa eylemsizlik nereye taşır. Susadıysanız çok susadım su içmeye ihtiyacım var diyorsanız eğer kalkıp o bir bardak suyu alıp içmezseniz susuzluğunuzu giderebilir misiniz?
Devam edecek....
Uzm. Psikolog N. Dilek Yılmaz

Türkçe
